25 Şubat 2008 Pazartesi

ankara günlüğü

sevgili grindcorecular!
umarım keyfiniz yerindedir. burası artık benim masturbasyon alanıma döndü. kimse yazmıyor, kimse birbirini sevmiyor ve her şey yalanmış.
bu sebeple size çok hastayken (yine hasta oldum tabii ki) ve uykusuz bir istanbul- ankara yolculuğunda yazdığım ve benim tam bir gerizekalı olduğumu düşünmenize sebep olacak olan yazımı sunmak isterim. böylece benle tüm ilişkinizi kesmek isteyeceksiniz, olmayan espri anlayışımdan nefret edeceksiniz ve mümkünse ayağınızın altında beni bir böcek gibi ezmek isteyeceksiniz. ama dikkat çekmek istediğim nokta yazıdaki espritüel tonunun niteliği değil, uykusuzluğun ne tür saçmalıklara kadir olduğunu birinci elden ve ikinci gözden görebilmenizdir. bir noktada yazdıklarımı yazmaktan o kadar sıkıldım ki, en sonunda gerçekten uykum geldi ama saat sabah 6 olmuştu zaten.

bu asla tamamlanmayacak olan öykünün ismi: üstses sendromu

buyrunuz:
"Bir üst ses olmaya dair merakım lise yıllarıma dayanır. lise yıllarıma dayanır ve üniversite yıllarımın içinden usulca çekilmeyi de başarmıştır. üniversite yıllarımda artık üst ses olmakla hiçbir ilgisi olmayan mühendislik mesleğine ilgi duymaya başlamıştım. doğrusunu söylemek gerekirse, bu yeni ilgimin doğuşu da aslında lise yıllarımın bitişi ve üniversite yıllarımın başlangıcına denk gelen o iki aylık o benzersiz sürece denk gelir.

o sürece benzersiz dememin sebebi ise artık yeni bir farkındalıkla hayata yaklaşıyor olmamdı. üst ses olma hayallerimin aile bireyleri arasında çok popüler olmaması sonucu hayatta üst sese benzer yeni formlar arayışına girdim ve bu beni mühendislik mesleğine sürükledi ister istemez. ister istemez diyorum, gerçekçiliğin tohumlarının eğriler ve doğrularla çiçeklendiği alan olarak mühendislik, babama göre de gerçeği en doğru şekilde öğrenebileceğim alandı. babama bu konuda karşı koymak imkansızdı, zira ben de üst sesi nasıl tanımlayacağımı, tam olarak ne olduğunu henüz keşfedebilmiş değildim. işin içinde tanrısal bir takım mevzuların olduğunu seziyordum ama işin aslının ne olduğunu öğrenmem için üniversite 3 sırasında, hoşlandığım kızın hasta olması sebebiyle not tutmak için girdiğim o psikoloji dersine girmem gerekiyormuş.

o psikoloji dersi öncesi, gelecek vaat eden bir genç iken, yaklaşık üç saat içerisinde dünyamın tarumar olacağını nereden bilebilirdim? bilemezdim. bilmiyordum da. halbuki benim çocukluğumdan beri yaşadığım, otobüs terminallerinde, hastanelerde, küçük tatil kasabalarının içinde yaşadığım delicesine bekleyişin bir adı vardı. ismi overhead syndrome'du. ve bu noktada ingilizce öğrenmeye başladım.

ingilizce öğrenmeye başlamamın konudan uzaklaşmak olduğunu bir akşam elimde oxford dictionary varken fark ettim. mesele ingilizce öğrenmek değildi, overhead syndrome'un türkçe ismi kafaüstü sendromu olarak halihazırda bulunmaktaydı. delicesine merakım, beni sendromumla ilgili türkçe kaynak aramaya itti. bu sebeple gelişen ingilizcemin verdiği zevki yaşayamadım. kafaüstü sendrom, kafaüstünden gelen seslere karşı özel bir ilgi duymakla tanımlanabilirdi genel olarak. fakat bu tanım benim için elbette tatmin edici olmadı. "


gördüğünüz gibi varlığımı kafanızda piç etmek için bu tarz aktivitelerime devam etme kararı almış bulunmaktayım. burada öyle iğrenç yazılar okuyacaksınız ki artık kafanızda ceren diye bir şey kalmayacak. benliğimi arı mayalı kokulu silgiyle sileceğim hafizalarınızdan.

19 Şubat 2008 Salı

ördek


birkaç tornedo sonrası ördek görmek ne güzel geldi. hip hop müziğinin temelinde ördekler olduğunu da öğrendim böylece. kafalarını bir ileri bir geri sallıyorlar gölde ilerlerken. suda balıkları daha iyi görebilmek içinmiş. ben aslında her şeyi müzik için yaptıklarını düşünüyorum. peki ördek balık yiyor mu?

sonra gölde sıra halinde ilerliyorlar. ikinci resimde ise beyaz ördeklerin bir daire oluşturduklarını göreceksiniz. orada "çirkin ördek yavrusu" adlı masalın masal olmadığı ana rastlıyoruz.
ama söz konusu bir kuğu değil. işte hayat da burada devreye giriyor arkadaşlar. o ördek kuğu olamayacaktı zaten. yine de çok karizmatik.

bugünlerde incil okuyorum. incil okuma çabalarım beni görenler tarafından az buçuk hayretlerle karşılanıyor. halbuki demek istiyorum ki "geçen gün harika bir kitaba başladım. adı "incil". isa diye bir adam var. tüm hastalıkları iyileştiriyor ve diyor ki aranızdan iyi olanlarla işim yok, günahkarlar gelsin diyor. hem diyor göksel evimizin krallığını her yere taşıyacağım, hem de diyor ki sağ yanağına vuruldu mu solu çevireceksin. buradan tutunamayanlar'a geçelim. hiç kötülüğe, adaletsizliğe, zulme "onlar zaten hak ettikleri ölçüde ödüllendirileceklerdir" diyerek karşı koymaktan vazgeçtiğiniz, gözlerinizle bile tahammülsüzlüğünüzü ele vermediğiniz bir an oldu mu? incil'de işler ikili işliyor bu işler. bir de şehircek hristyan olmaları gibi bir mevzu var. sosyolojiyi yardıma çağırıyorum yine de anlamıyorum. gaziantep hristyan oldu, konya dayanıyor gibi laflar söz konusu.

sonra diğer bir mevzumuzda bu şehirdeki uyaran fazlaları. sayın dostlar geçen gün vapura bile şu tuvalette "burada fark edilirsiniz, freudian bir kapitalist sıçramayla sıçanının bilinçaltına en iyi burada yerleşirsiniz" tabelaları var ya hani. işte onlardan artık vapurlarda, topağacı yokuşundaki her ağacın ve lambanın üzerinde var. yakında kaldırımları reklam taşlarından yapmalarından korkuyorum. en azından bu reklamları asmadan önce aralarında bir yarışma yapılsa da, birinci olan 1 kilometrekarede en çok insanın yaşadığı yere asılsa, böyle böyle gitse diyorum.

broken english'i izledim. bunu bir işaret kabul edip marianne fatihful'un üç dört beş martta istanbul'a yapacağı ziyaretlerden bir tanesinde kendisini görmeye karar verdim. son dönemdeki konserlerin kulağa hoş gelen indie serisi şeklinde gidiyor olmasından sonra einsturzende ve marianne kış mıymıntısını üzerimizden atacaklar. bu son paragraf tam bir konser yazısına benzedi, içim ekşidi. kendimden tiksindim. öyle.

bunun dışında dün taksim'de buzdan istiklal vardı, parmak uçlarımızı hissetmiyorduk, belediye çocukluğunuza dönmeniz için çalışıyor diyeler. orada da sokakta sağ köşede oturan bir adam vardı. "millet kara batıyor, belediye başkanı evinde uyuyor" diyordu.

kar geldi, çok hoş geldi. yıldız parkı karda daha güzeldi. kır kahvesi denilen yere gidildiğinde görüldü ki o plastik duvarlı bölümde bir de kadir inanır, müjdat gezenli bir film oynuyor, arkadan celine dion titanic çığırıyor. pek karı yaşamak mümkün değil içindeyken, ama salep güzel. ve dışarıda da kızakla kayan kızın kızağını çalmak istedim. bir de yan masada goddard konuşuyorlardı. bir garip hissettim.

son günlükler bunlar oldu. bir miktar gazeteci tadında oldu. ab'nin en iyi gazeteci yarışmasına hazırlanıyorum. sonra hepinizi gıdınızdan bir, yanaanızdan beş öpüyorum.

17 Şubat 2008 Pazar

nasıl başlamalı bilemedim bi türlü.
ben hazal.