29 Nisan 2008 Salı

Read this doc on Scribd: Forrest Gump(Penguin Readers Level-3)

11 Nisan 2008 Cuma

mesela bugün ceren doğdu. çok yakında da aslı doğmuştu.
eğer aslı dönerse yakında ben inanıyorum ki bu bloğun sınırlarını aşacak noktada bir ses yükselecek hepimizin arasında, an dahilinde tutunduğumuz nokta olacak.
dramatizasyon değil, ciddiyim.

30 Mart 2008 Pazar

gecikmis isyan

uzun yazmayacagim. sadece biraz once taraf gazetesinin bugunku anasayfasini gordum. birkac gundur youtube'de gezen ve turk polisinin newroz kutlamalari sirasinda bir kurt cocugunun kolunu kirdigi goruntulerden bir kareyi kesip koymuslar. karenin yaninda cocugun buyutulmus fotografi vardi. gozlerini gordum. baktikca kahroldum. cocuk 15 yasinda. 15. cocuk. COCUK.
inanin olayin vahsetiyle ilgili tek sozcuk sarf edemiyorum. oyle bir kitlenme ki! insani caresizligin, umutsuzlugun, tahammulsuzlugun, nefretin, intikam hirsinin en gobegine mihliyor. madem buraya yazdiklarimizla kendimize gore bir tarih olusturuyor, kayit tutuyoruz; bu cocugun yuzune, etine, derisine, gozlerine, gecmisine ve gelecegine yapilan vahsetin kaydini da icimizde beraberce tasiyalim istedim. be fotografa baktigimda ve video'yu sadece bir kere izleyebildigimde hissettiklerimi unutmak istemiyorum ve her bu yaziyi okudugumda o duygularin hepsinin yuzume carpmasini istiyorum. baska da bir sey soylemeyecgim.

27 Mart 2008 Perşembe

ben aslında buradayım. okuyorum. nokta'dan fazlasını da yazabileceğim günler gelecek diye de umuyorum.

23 Mart 2008 Pazar

hayatı geçirmek

hayatı nasıl geçirmeli insan sorusunu önceleyen bir soru neredeyse hayatımı öyle geçirebilir miyim sorusu. bir not düşmek istedim sevgili sessiz çoğunluğa.
bugün, gerçi bütün yakma yok etme işlemlerinden yorgun, tv ve yorgandan oluşan bir hayatım vardı mesela.


hayatı böyle bitirmek?: http://www.timesonline.co.uk/tol/news/world/article3591734.ece

25 Şubat 2008 Pazartesi

ankara günlüğü

sevgili grindcorecular!
umarım keyfiniz yerindedir. burası artık benim masturbasyon alanıma döndü. kimse yazmıyor, kimse birbirini sevmiyor ve her şey yalanmış.
bu sebeple size çok hastayken (yine hasta oldum tabii ki) ve uykusuz bir istanbul- ankara yolculuğunda yazdığım ve benim tam bir gerizekalı olduğumu düşünmenize sebep olacak olan yazımı sunmak isterim. böylece benle tüm ilişkinizi kesmek isteyeceksiniz, olmayan espri anlayışımdan nefret edeceksiniz ve mümkünse ayağınızın altında beni bir böcek gibi ezmek isteyeceksiniz. ama dikkat çekmek istediğim nokta yazıdaki espritüel tonunun niteliği değil, uykusuzluğun ne tür saçmalıklara kadir olduğunu birinci elden ve ikinci gözden görebilmenizdir. bir noktada yazdıklarımı yazmaktan o kadar sıkıldım ki, en sonunda gerçekten uykum geldi ama saat sabah 6 olmuştu zaten.

bu asla tamamlanmayacak olan öykünün ismi: üstses sendromu

buyrunuz:
"Bir üst ses olmaya dair merakım lise yıllarıma dayanır. lise yıllarıma dayanır ve üniversite yıllarımın içinden usulca çekilmeyi de başarmıştır. üniversite yıllarımda artık üst ses olmakla hiçbir ilgisi olmayan mühendislik mesleğine ilgi duymaya başlamıştım. doğrusunu söylemek gerekirse, bu yeni ilgimin doğuşu da aslında lise yıllarımın bitişi ve üniversite yıllarımın başlangıcına denk gelen o iki aylık o benzersiz sürece denk gelir.

o sürece benzersiz dememin sebebi ise artık yeni bir farkındalıkla hayata yaklaşıyor olmamdı. üst ses olma hayallerimin aile bireyleri arasında çok popüler olmaması sonucu hayatta üst sese benzer yeni formlar arayışına girdim ve bu beni mühendislik mesleğine sürükledi ister istemez. ister istemez diyorum, gerçekçiliğin tohumlarının eğriler ve doğrularla çiçeklendiği alan olarak mühendislik, babama göre de gerçeği en doğru şekilde öğrenebileceğim alandı. babama bu konuda karşı koymak imkansızdı, zira ben de üst sesi nasıl tanımlayacağımı, tam olarak ne olduğunu henüz keşfedebilmiş değildim. işin içinde tanrısal bir takım mevzuların olduğunu seziyordum ama işin aslının ne olduğunu öğrenmem için üniversite 3 sırasında, hoşlandığım kızın hasta olması sebebiyle not tutmak için girdiğim o psikoloji dersine girmem gerekiyormuş.

o psikoloji dersi öncesi, gelecek vaat eden bir genç iken, yaklaşık üç saat içerisinde dünyamın tarumar olacağını nereden bilebilirdim? bilemezdim. bilmiyordum da. halbuki benim çocukluğumdan beri yaşadığım, otobüs terminallerinde, hastanelerde, küçük tatil kasabalarının içinde yaşadığım delicesine bekleyişin bir adı vardı. ismi overhead syndrome'du. ve bu noktada ingilizce öğrenmeye başladım.

ingilizce öğrenmeye başlamamın konudan uzaklaşmak olduğunu bir akşam elimde oxford dictionary varken fark ettim. mesele ingilizce öğrenmek değildi, overhead syndrome'un türkçe ismi kafaüstü sendromu olarak halihazırda bulunmaktaydı. delicesine merakım, beni sendromumla ilgili türkçe kaynak aramaya itti. bu sebeple gelişen ingilizcemin verdiği zevki yaşayamadım. kafaüstü sendrom, kafaüstünden gelen seslere karşı özel bir ilgi duymakla tanımlanabilirdi genel olarak. fakat bu tanım benim için elbette tatmin edici olmadı. "


gördüğünüz gibi varlığımı kafanızda piç etmek için bu tarz aktivitelerime devam etme kararı almış bulunmaktayım. burada öyle iğrenç yazılar okuyacaksınız ki artık kafanızda ceren diye bir şey kalmayacak. benliğimi arı mayalı kokulu silgiyle sileceğim hafizalarınızdan.

19 Şubat 2008 Salı

ördek


birkaç tornedo sonrası ördek görmek ne güzel geldi. hip hop müziğinin temelinde ördekler olduğunu da öğrendim böylece. kafalarını bir ileri bir geri sallıyorlar gölde ilerlerken. suda balıkları daha iyi görebilmek içinmiş. ben aslında her şeyi müzik için yaptıklarını düşünüyorum. peki ördek balık yiyor mu?

sonra gölde sıra halinde ilerliyorlar. ikinci resimde ise beyaz ördeklerin bir daire oluşturduklarını göreceksiniz. orada "çirkin ördek yavrusu" adlı masalın masal olmadığı ana rastlıyoruz.
ama söz konusu bir kuğu değil. işte hayat da burada devreye giriyor arkadaşlar. o ördek kuğu olamayacaktı zaten. yine de çok karizmatik.

bugünlerde incil okuyorum. incil okuma çabalarım beni görenler tarafından az buçuk hayretlerle karşılanıyor. halbuki demek istiyorum ki "geçen gün harika bir kitaba başladım. adı "incil". isa diye bir adam var. tüm hastalıkları iyileştiriyor ve diyor ki aranızdan iyi olanlarla işim yok, günahkarlar gelsin diyor. hem diyor göksel evimizin krallığını her yere taşıyacağım, hem de diyor ki sağ yanağına vuruldu mu solu çevireceksin. buradan tutunamayanlar'a geçelim. hiç kötülüğe, adaletsizliğe, zulme "onlar zaten hak ettikleri ölçüde ödüllendirileceklerdir" diyerek karşı koymaktan vazgeçtiğiniz, gözlerinizle bile tahammülsüzlüğünüzü ele vermediğiniz bir an oldu mu? incil'de işler ikili işliyor bu işler. bir de şehircek hristyan olmaları gibi bir mevzu var. sosyolojiyi yardıma çağırıyorum yine de anlamıyorum. gaziantep hristyan oldu, konya dayanıyor gibi laflar söz konusu.

sonra diğer bir mevzumuzda bu şehirdeki uyaran fazlaları. sayın dostlar geçen gün vapura bile şu tuvalette "burada fark edilirsiniz, freudian bir kapitalist sıçramayla sıçanının bilinçaltına en iyi burada yerleşirsiniz" tabelaları var ya hani. işte onlardan artık vapurlarda, topağacı yokuşundaki her ağacın ve lambanın üzerinde var. yakında kaldırımları reklam taşlarından yapmalarından korkuyorum. en azından bu reklamları asmadan önce aralarında bir yarışma yapılsa da, birinci olan 1 kilometrekarede en çok insanın yaşadığı yere asılsa, böyle böyle gitse diyorum.

broken english'i izledim. bunu bir işaret kabul edip marianne fatihful'un üç dört beş martta istanbul'a yapacağı ziyaretlerden bir tanesinde kendisini görmeye karar verdim. son dönemdeki konserlerin kulağa hoş gelen indie serisi şeklinde gidiyor olmasından sonra einsturzende ve marianne kış mıymıntısını üzerimizden atacaklar. bu son paragraf tam bir konser yazısına benzedi, içim ekşidi. kendimden tiksindim. öyle.

bunun dışında dün taksim'de buzdan istiklal vardı, parmak uçlarımızı hissetmiyorduk, belediye çocukluğunuza dönmeniz için çalışıyor diyeler. orada da sokakta sağ köşede oturan bir adam vardı. "millet kara batıyor, belediye başkanı evinde uyuyor" diyordu.

kar geldi, çok hoş geldi. yıldız parkı karda daha güzeldi. kır kahvesi denilen yere gidildiğinde görüldü ki o plastik duvarlı bölümde bir de kadir inanır, müjdat gezenli bir film oynuyor, arkadan celine dion titanic çığırıyor. pek karı yaşamak mümkün değil içindeyken, ama salep güzel. ve dışarıda da kızakla kayan kızın kızağını çalmak istedim. bir de yan masada goddard konuşuyorlardı. bir garip hissettim.

son günlükler bunlar oldu. bir miktar gazeteci tadında oldu. ab'nin en iyi gazeteci yarışmasına hazırlanıyorum. sonra hepinizi gıdınızdan bir, yanaanızdan beş öpüyorum.

17 Şubat 2008 Pazar

nasıl başlamalı bilemedim bi türlü.
ben hazal.

31 Ocak 2008 Perşembe

white chalk

White chalk hills are all I've known
White chalk hills will rot my bones
White chalk sticking to my shoes
White chalk playing as a child with you

White chalk sat against time
White chalk cutting down the sea line
I know Mary's by the surf
On a path cut 1500 years ago

And I know these chalk hills will rot my bones

Dorset's cliffs meet at the sea
Where I walked
(Our unborn child in me)
White chalk
(Poor scattered land)

Scratch my palms
There's blood on my hands

27 Ocak 2008 Pazar

off poff, git sikinti gitt!!

istanbul cicekleri, beni birkac dakikaligina mazur gorun lutfen. cunku biraz sonra yazacaklarim herhangi bir manali soze denk dusmuyor olacak. sadece canim sikkin, oylesine yazicam buraya. yazdikca rahatliyor insan.
dedim ya, kisin yuku cok fazla su sira uzerimde. durdugum yerde kimildamadan saatlerce durabilcek vaziyetteyim. keske zamanim olsa ve tabi biraz da param, su last minute turlarindan biriyle meksika'ya gitsem. websitelerinde gezinip gezinip hayal kuruyorum canim sikildikca. burdan gitmeye, birkac zamandir yasamimin uzerine yagan karlari kurekle temizlemeye ihtiyacim var. ama oyle aynanin karsisina gecmisim de, kendi kendime aval aval bakiyormusum gibi hersey. hani bir seye baktikca cok duzlesir ya, anlami kaybolur. ya da bazen bir sozcuge takarsin kafayi, kafanda onlarca kez sayikladiktan sonra manasindan suphe etmeye baslarsin. hicbir sey ifade etmez bir yerden sonra. bu klise sozcugu kullanmak istemiyorum ama tam bir "yabancilasma" ani. iste ben de hayatimi ole onlarca kez sayikladim sayikladim ve bir anda ici bosaldi.
su sira beni ingilizce konusmaya zorlayan her ortamdan gizli gizli kaciyorum. turkce cumle kurmaya dermanim yokken, bir de zaten benligimi yontan, zimparalayan bir dille insanlara tutunmaya hic gucum yok. nasil bir yorgunluk anlatamam. bazen cumle kurdukca iyice anlatamadigimi hissediyorum. ben anlatamadikca, agzimdan cikan sozcukler bir torbada rastgele bir araya toplanmis tek tek kelimelere donusuyor. sanki hepsini torbada sallayip havaya atsam, yere dustukleri anda olusturduklari rastgele duzen daha cok anlam uretecek gibi. bir insan, hicbir sey yapmadan, sadece yataginda oturarak kac saat gecirebilir? ben bu konuda kendimi asiyorum sanirim son zamanlarda. yine geldiler diyorum. boyle duzenli gelip gelip gidiyorlar. bu varolussal sikintilardan cok sikildim. artik ciddiye de alamiyorum. bekle, gecer demekle avunuyorum.
belki de gunese ihtiyacim var. surekli uyuklama ve sersemlik modu zamanimi benim elimden alip havaya ufluyor. gecen gun mesela zorladim kendimi. disari ciktim. burada kensington diye alternatif bir semt var. hippiler, serseriler(!), aylaklar, issizler, gucsuzler, kitabini alip gelenlerle dolu. bana yari eminonu, yari atlas pasajini hatirlatiyor. ikisini bir arada gorme hali. guzel bir karisim yani. mesela sokaklarda deli gibi kuruyemis, hububat ve bilimum acikta satilan sey var. diger yandan da ikinci el kiyafet alabilecegin bir suru dukkan. iste sokaklardan birinin kosesinde cok hos bir kahve var. caylari ve kahveleri cok guzel. ordan kahve aldim. disarida banklari var. banklardan birine oturdum. gunes acmis. hava bir nebze daha sicak. sonra yoldan gecen herkese elimdeki kahveyle gulumsemeye basladim. buranin en guzel taraflarindan biri de, tanimadigin insanlarin senle goz goze geldikleri anda, sana gulumsemesi. ben de bunu bir oyuna cevirip, onume gelene gulumsemeye basladim. cok iyi geldi bir suru gulen yuz gormek. biraz icim isindi. kendimi cok iyi hissettim. sonra gittim sacimi kestirdim. cok degisik degil, sadece biraz reformasyon. acayip kirik vardi sacimda. istanbul'dan beri kestirmemistim.
neyse sonra yine hicbir sey degismedi tabi. hep boyle anlik, ufacik piriltilar yakalayip, sonra yine kendimi odama kapatiyorum. offf simdi size de cok negatif bir yazi yazmis oldum. oyle kendi kendime sayiklamami buraya dokeyim istedim. kayitsiz yasanmiyor biliyoruz ki. ben simdi kendimi pazar sikintisinin kucagina birakiyorum. bu pazar gunlerine de cok aciyorum. en bos gunumuz ama hep yillardir uzerine yapisan su kotu sikinti imaji... ah nurdan gurbilek ah!
çok uzun zaman sonra ben bi film ve peşi sıra gelen bi kitap sonrasında oturdum üzüldüm. marianne faithfull'un oynadığı irina palm ve atwood'un kitabı nam-ı diğer grace.
kitabı kendine benzettiğin noktada daha çok etkilendiğini sanırken aslında çok daha az sarsılıyosun. kendine yakın bulduğunda sanki olan sana oluyo da, bi dönüşü var da, tanıdık yani. ne tezer, ne d. barnes ne aslı erdoğan grace'in etkisini yapmadı.
ya dönemsel, ya diil. bilmiyorum. önemi de yok galba.

"bir hikayenin göbeğindeyseniz, hikaye filan değildir o, bir kargaşadır; karanlıkta bir kükremedir, körlüktür, cam kırıklarıyla tahta kıymıklardan oluşan bir yığındır; hortuma yakalanmış bir eve benzer, yahut belki buzdağları arasına sıkışmış ya da çağlayandan çağlayana sürüklenen bir gemiye, güvertede kimsenin gücü yetmemektedir onu durdurmaya. olursa ancak sonradan bir hikaye olur. kendinize ya da bir başkasına anlatırken."
Nam-ı Diğer Grace - Atwood.

26 Ocak 2008 Cumartesi

nihayet insanlık öldü

"Nihayet insanlık da öldü! Haber aldığımıza göre, uzun zamandır
amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini
yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve
uzun süre, "Yahu insanlık öldü mü?" diye mırıldanmaktan kendilerini
alamamışlardır.
Gazetelerinde, "İnsanlık öldü mü?" ya da "İnsanlık ölür mü?'
biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı
haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar
yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.
Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan
araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir.
Evet, insanlık artık aramızda yok.
İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında
insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır.
Fakat, insanlık âleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar
açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki,
bazıları artık insanlık olmadığına göre bir âlemden de söz
edilemeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır. Böyle geniş yorumlarda
bulunmak için vakit henüz erkendir.
İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde yaşayacak
ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi
nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve
çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum.
Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık
için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için
insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir
canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir. İnsanlıktan paylarını
alamayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına
şaşılıyordu.
Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya
savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve
aylarca hasta yatmıştı.
Hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık,
önceki gece sabaha karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün
çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini
kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil görmeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık
hiç evlenmemişti. Doğru dürüst bir miras da kalmamıştı; bu yüzden
sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla
geçinmeye çalışmıştı.
İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir
değerini kaybetmiştir." (Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar)

25 Ocak 2008 Cuma

peyote

hani o kadar normal geliyor ki bir taraftan düşünürken. hiçkimse çalışmamalı diyorum rahatça. çalışmak kötü diyorum. saat belirlisi, delisi, rutini. müziğin tükenir doğasına yolculuk. yaratılan iktidarla yapılan alışverişler. üniversitede de böyle düşünüyordum, bir arpa boyu yol gidememişim düşünsel seyahatlerim sonucu.

ve ben nedense çok yoruluyorum bu peyote işinde. ne yapsam da bilmiyorum. hani bıraksam, parasal açıdan ne bok yerim, annemi yeni alıştırmışken bana yapacağı harcamaların azaldığı düşüncesine, şimdi nasıl geri dönülür? alışmış kudurmuştan beterdir.
sonra dünyanın en iyi bahanesini bulup ayrılmak lazım ki tekrar peyote kapılarından güler yüzlü girelim.

bunlar şeytanın fısıldadıkları hayatın gerçekleri.

ama kısacası bünyeler, kaçan zamanlar o kadar fazla ki.

ve bir sürü şarkıya ihtiyacım var, dünyanın en güzel şarkılarına, hiç bitmesinler. bana bir kova dolusu şarkı hediye edin. bir kova dolusu da albüm ki ben karanlıkta onları zincirleme kazaya uğratayım peyote dolaylarında.

24 Ocak 2008 Perşembe

zil takip oynamak

hala alisamadim buranin kapi zillerine. bir anda "zarrrrr!!!" sesiyle doluyor tum ev. sanki acil eylem alarmi. "yine geldiler" hissi. "gelmesinler" cigligi. "dikkat! evine girecek var" sinyalleri. gelen hep tehdit gibi; senin gununu istila edecek, rutini askiya alacak, en mahremine, evine birisi girecek. tani, tanima; fark etmez. burada evlere misafir istenmiyor. burada misafir, kapina gelip zile basmasiyla kulagini tirmaliyor, duymak istemeyecegin bir sese donusuyor. daha kapida kim oldugunu bilmiyorsun bile! o kapi zilinin cikardigi ses, misafirini, bir saniyeligine bile olsa, sifirlamana yetiyor.
ilk zamanlarda kulagim bu sert ikazi algilamamisti. ya da sadece bizim evin zilinin gelene karsi bu kadar kaba oldugunu dusunuyordum. sonrasinda burada bir kac eve misafir olma sansim oldu. kapi ziline bastigim anda, ev sahibiyle kurdugum ilk "sesli" iletisimin "zarrrrrr" oldugunu duydum hep. gelisimi boyle haber vemeyi ben secmedim. ama onlar misafirlerinin gelisini nasil duyacaklarini boyle secmisler. burada tum kapilar "zarrrr" diye bagiriyor. neredeyse tum evlerde "niye boyle bir zil sesi secmisler" diye dusunurken, aslinda bunun ne kadar da kanadalilikla alakali oldugunu yeni yeni anlamis durumdayim.
buradaki insanlarin yuzde ellisinin evlerinde yalniz olecegine ve cesetlerinin curudukce etrafa yaydiklari koku sayesinde gunler sonrasinda bulunacagina dair bir hipotezim var. insanlarla sadece sokakta merhabalasmayi kendine ogretebilmis, ama 4-5 cumlelik sikici, yapay-samimi dialoglarin otesine gecememis insan cansizi kanadalilar tabi ki zillerini "zaaarrrrrr" diye sececekler. onlar evlerine insan geldikce uzulenler, "personal space"im istilaya ugradi endisesiyle hop oturup hop kalkanlar. ne zaman zile bassam, ulke sinir guvenligindeki o arayici tarayici aletlerin icersinden geciyormus gibi hissediyorum. cebimde bozuk para unutmusum da, o aletler "zar zar" otmeye baslamis sanki. "Ammmannnnn!!" diyorum. hani biliyorum bir sorun yok, yanlislikla ottu, zararli degilim, tehlike icermiyorum vs. ama kisa sureli de olsa tedirginlik her yanimda. kendi zarasizligimdan emin olmak degil aslolan. asil onemli olan sey, tam da kapidan gececegim anda, kapiyi acan kiside ne hissettirdigimi dusunmem, ondaki tedirginligi sezmem, iceriye korkakca adim atmam. burada evlere "hosgelmek" pek mumkun degil. evli evine koylu koyune. kapilar kapansin, herkes evinde otursun, mumkunse kimse gelmesin. bir gelen olursa da, ziller zaten alarmda.
turkiye'deki kapi zillerini dusunuyorum sonra. kus sesleri, yumusak "ding dong"lar, sadece "ding"ler, sadece "dong"lar...hatta yakin gecmisa kadar, "uskudara gider iken aldi da bir yagmuuuuur"un yapibozuma ugramis nagmeleri. ya da yesilcam filmlerinde sikca duydugumuz, dinledigimiz pek cok ezginin kapi zili versiyonlari. duyunca ne tehdit, ne de korku hissedebiliyorum. sadece merak ediyorum. hatta "kim gelmis"in ufak heyecaniyle kapiya dogru adimlarimi hizlandiriyorum. diyecegim odur ki, gelen hep sarkili turkulu geliyor, gelisini kuslarin otusuyle kulagima caliyor. hatta abartmayacaksam, evin "ding dong"un esliginde misafire reverans verdigini bile iddia edesim var. "hosgeldin"e intro misali. ama gercekten "hosgeldin" duygusu. simdi kulagimda memleketimin misafirini guzelleyen kapi zilleri caliyor. oraya gelince kendime guzel bir zil alacam. sonra buradaki evime o zili takip, her gelen misafirle gobek atacam. gelene kapim hep acik; ama soyle en nagmelisinden, en kuslusundan sen sakrak gelsinler. ohhhh, hosgelsinler...

22 Ocak 2008 Salı

iyi suyla yapılmış çaya istinaden

bi çay koydum açık, öyle okudum üzerine sular kesikti, hatırladım, sular zaten bi aydır, hadi ocak başından beri diyelim, evde ne zaman durmam, okumam filan gerekse kesikti, bu mevzunun laf lafı açar hali üzerine duramadım ben de, yazar buldum kendimi.
üstelik bizim kapıcı, 8 ton su deposunun yetmediğini günde 3 kere su vereceğini bana her su kesildiğinde, ben her sorduğumda, farklı yollardan anlatmaya çalıştı. ve suyun yukarı daha zor çıktığını ısrarla belirtti, ondandır dedi. ne ondandır soruma cevap alamadım çünkü bilmeyenler veya unutanlar için (kapıcı dahil), ben zemin katta oturuyorum.
bi alttaki blogtan ve onun biraz daha altındaki bir diğerinden hareketle; hastalık ve su mevzularını birleştirmeyi umuyorum zira tel tel ediciliklerini koruyolar. yarın ankaraya gidiyorum, yakından takip ettiğim su kesintilerine bi süre ara vericem. fakat bu sabah beni 7de yataktan zıplatan regl sancısı 12 saati geçti hala benimle, yolda da bekliyorum. tabi 7de sudan eser yoktu o ayrı, 8de geleceğini sanıyoduk biz ama olmadı. saat 8, aşağıda arzulandığı türden bir toplumsallık kazanamadı.
bu vesileyle -aşağıda sadece bir adet tuvalet probleminden söz edilmiş fakat regl de bir o kadar önem taşıyor- bookmarklarıma yeni eklenmiş bi site de oldu: iski'nin web sitesi. sürekli refresh derseniz arıza bölümünde beşiktaşın yanında var! kelimesinin hep yanıp söndüğünü göreceksiniz. deneyimim sonucu gayrettepe balmumcu beşiktaş hattında çokça boru olduğunu, bunların sık sık çatlama kırılma tehlikesi geçirdiğini ve bu durumun mutlaka su kesintilerine yol açtığını saptadım.
evet şu sıralar su ve kesintiyle ilgileniyorum. kulağım borularda.

günaydın çaycılar

günaydın çaycılar!
size suları kesilmiş, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamamıza sebep olmuş olayların yaşandığı istanbul'un bir köşesinden seslenmek istiyorum.
evet sular kesik. akşam 8'e kadar kesik. biraz sonra ıhlamurderesi'ne inip su alıcam. sonrasında dere kenarında biraz çamaşır yıkadıktan sonra kahvaltı yapmayı düşünüyorum çimenlerin üzerinde. sonra yayılıcam çimenlere kitap okicam ve bayrağımızı titreyerek öpüp sonra güneşlik yapacağımdır kendime bu sıcak yaz gününde.

evet sevgili istanbullular ve istanbul'dan uzak kalmış, burnunun direği yurt özlemi, suların kesilmesi, elektriklerin kesilmesi, youtube'un kapatılması, kanla bayrak yapılması gibi özlemlerle dolmuş olanlar! bu memleket ki bize nimetlerin en büyüğünü sunan kara toprağımız, açık bırakılmış lögar kapağımızdır.

sevgili merkez bankası istanbul'a taşınsın diyen duyarlı vatandaşlar ve aileleri! lütfen birazcık daha duyargalarımızı açık tutalım. elbet ki memleketimiz olan O, ne yapılacağını bilendir... 301 kere sabır diliyorum hepimize. memleketimiz bu kara günlerinden kurtulacak, istanbul finans merkezi olacak, herkes istinye park'a gidebilecektir.

şimdi, güzel yurdumun başı açık, başı kapalı, başı yarı kapalı, başı boyalı kadınlarının olduğu sokaklarına çıkacağım! ve bu sokaklarda bir kaşarlı menemen hasretim var şu hayatta diyenler için çay içecek ve poğaça yiyeceğim. yerken onları düşüneceğim.

her şey sizler için. her şey sizler ve kakasını yapmak için saat 20:00'ı bekleyenler için. Var mısınız dostlar saat 8'i temel ihtiyaçlar için bir dakika karanlık anı olarak belirleyelim. Elektrikler kesilsin ama sular gelsin. İstanbullular buna razı, bunu kutlamaya hazır, aza kanaat eden yüce millet!

Kenan Işık'ı belediyenin sanat danışmanı yapmış olan güzel Allahım! Lütfen bu biriken bulaşıkları belediye başkanımızın suratında parçalamam için bana kuvvet eyle! Emin misiniz diye sor odasına girdiğimde, son kararım diyecek olanlar ebediyette hurilerle tekno müziğinde dans edecek olanlardır. dinimiz çağa uygundur, dinimiz çaydan gelir huya gider.

Amin.
meraba..
böyle kabaca daldigim icin pardon. ama mesela ben nilsuyum. ama lydiasteptoe kim. bunu anlamak icin belki de okumam lazimdi herseyi o zaman anlardım. ama malum ben artık is kadiniyim ve anlamiyorum. lydiasteptoe kim? ben nilsu. haha ben nilsu ben nilsu

18 Ocak 2008 Cuma

hasta prensese

caniminici, hastalarin en guzeliiii...kiyamam. igneden sonra daha iyi hissetmene cok sevindim. ilerde hep birbirimize yakin olsak keske de, hastalandikca baksak guzel guzel. simdi ben orada olsam sana gelirdim, sicak bir corba yapardim, sonra burnunu silerdim, sacini oksardim, sana fal bakardim:)))
yazi nasil sabirsizlikla bekliyorum, nasil ozluyorum, anlatamam! bir de dusunsene, gelince yaz olcak, her yer civil civil, simdi olmayan gunes her kosede. bazen bunalcaz sicaktan, terlicez. ama kah orasi kah burasi derken, ayaklarimiz oldugunu hissetcez. burada sadece kicim oldugunu hissediyorum surekli oturmaktan:)
sonra isallah guzel bir tatil yapacaz yine. deniz, kum, muhabbet, yuruyus, kahkaha, dolu dolu gecen gunler. gunler uzayacak, kelimeler uzayacak, aksamlar da uzayacak. bir gune iki gun sigdirmislik hissi. ama yine de zaman yetmeyecek. dostluga, arkadasliga, sevgiye..hicbiri saatlere gunlere sigmayacak. orada olmayi cok ozledim. birden bire bulusmayi ozledim.
bu arad gecen gun the dress'in sozlerini gordukten sonra, 4 ayin ustune ilk defa blondie redhead dinledim. allahim, icim cizladi, parcalandi. gozume yaslar doldu. nasil beni aldi goturdu bu yaza! iyi ki her guzel anin bir sekilde kaydi var. "play" dugmesine bazen rastgele anlar basiyor ve bir bakiyorsun hipnoza girmissin. zaman, mekan hersey aninda degisiyor. icin doluyor. o kadar doluyor ki, bazen cumle kurmak, bazen aglamak da istiyorsun. tabi uzakliktan hepsi. orada olsam o dolu anlar opucuk ve kucak olarak geri donecek. bunlari yapamadigin icin de, bir suru cumle kurup icini bosaltmaya calisiyorsun. ama bakiyorsun ki, konustukca doluyor, yazdikca sisiyorsun:) ne diyeyim ben simdi? iyi ki birbirimizi cok seviyoruz, iyi ki sevmeyi biliyoruz. bunu bilmeyen cok varmis, ben bunu anladim
gece 4'le 5 arası bi saatten uzun. ben seyrettim, gördüm, duyrulur.

17 Ocak 2008 Perşembe

tonsilit

söylenicem şimdi.
aslı'ya özenip ben de hasta oldum. yazmak konuşmaktan çok daha kolay geliyor.
bunun üstüne bir de günlerdir kafamı incik cıncık işlerden kaldıramıyorum. peyote işi günün ortasına oturuyor, bir de hastayken, gerçekten akşamki çeviri işlerine zor mecal kalıyor.
insan bir işin peşinde, birçok işin peşinde hayatını güzel güzel harcarken, aylar geçiyor seni beni pek bir taraflarına takmadan.
para kazanmakla hayatı yaşamak arasındaki ince çizgide, şimdi pek ne bok yediğimi bilmez haldeyim açıkçası. belki zamanla düzene oturacak ama şimdilik hastalık soslu dj'iniz, evde bitkin, bünyesini çeviri yapmaya hazırlıyor ve amerikano oynanan zamanları özlüyor. zira bilirsiniz aylaklık zor zanaattir. ama son zamanlarda öyle güzel bir aylak olmuştum ki başka bir hayat tarzını düşünmek istemiyordum.
ama yapmasaydım da bu işi olmayacaktı, aklımda kalacaktı, gönlümde tükenmeyecekti, ayaklarıma kara sular inecekti.
boğazııııııııııııııııııııııııııııııııııııııım, tükrüğümü bile yutamıyorum ya. ve her şey sudafed misali eriyor etrafımda. pek bir şeyin önemi kalmıyor, kendimin bile.

daha daha yazarım dostlar bre dostlar. ama yatmam, çay çeviri, çeviri çay, radyo programı yapmam lazım. sanki biri boğazıma bıçak dayıyor di mi. şımarıklığa gel. özledim daha ihtimalli hayatlarımızı şimdiden.

13 Ocak 2008 Pazar

the dress

Tears you see on my face, you do have something to do with
Fear starts creeping up when you have so much to lose
Your love waits you while you're cheating
Lightning strikes you when you're moving

The light you see in my eyes, you do have something to do with
Play the game namely love, play it like you have nothing to lose
Horse loves you when you move with him
People hate you when you're changing

Don't let the dress trick you
I love you less now that I know you
I won't count the scars again
I love you less now that I know you

The glow you see on my face, you do have something to do with
Fear starts creeping up when you have so much to lose
Your love wait you while you're cheating
Lighting strikes you when you're moving

Don't let me wonder away
I love you less now that I know you
Don't let the dress trick you
I love you less now that I know you

I won't count the scars again
Because I love you


blonde redhead konseri bu yaz...
güzel bir akşamdı.
ve uzun süredir ilk defa dinlemeye cesaret ediyorum the dress'i. dinledikten sonra da tekrara alıyorum şarkıyı, vazgeçemiyorum.
öyle hatırladım. hatırlayınca paylaşayım dedim.

6 Ocak 2008 Pazar

buraya o kadar çok yazmak istiyorum ki şimdi, hele açıp okuduktan sonra. ama biliyorum ki yazarsam çok kendimle ilgili bir yazı olacak.O yüzden bunu hiç okumadan geçebilirsinz, size hiçbir şey katmayacak, sadece kendimden heber vermiş olacağım. Ben yazmaya başlayınca cümleleri kendimden çok uzaklara gönderemiyorum nedense. Öyküler çıkamıyor benden bu yüzden de, başkalarının hayatlarının hikayelerini anlatamıyorum sadece kendimden bahsedebiliyorum. Şimdi de aklımda bir sürü düşünce bulutu var, bugün ki hava gibi aklımın içi, çok bulutlu, yağışlı. Kaçmak için -neden bilmiyorum- kendimi bir kaosun ortasına bıraktığımı ve sadece sürüklendiğimi hissediyorum.
Sürüklenirken de beynimi durdurmuş gibiyim. Sürüklenmek, devam etmek, edebilmek, tutunmak,bulutlarla boğuşmak ve konuşamamak ve cümlelerin gırtlağına kadar gelip orada kilitlenmesi bugün ki halim. Ve tam şu anda "anlatmayalım ki büyümesin" halini çok büyütmekten konuşamadığımı hissetmeye başladım. Falan filan işte, böyleyim bugün ve ceren sanırım sana çok ihtiyacım var.

5 Ocak 2008 Cumartesi

eyescapes


eye scapes: http://www.art-dept.com/artists/rankin/portfolio/specialprojects/eyescapes/portfolio.html

hastalikta sayiklamak

simdi birden besiktas caycisi blogumuzun ayirdina vardim. nasil mi oldu? iki gundur hasta yatagimda, tum dunyam yastiklarim(iki tane yatak yastigi, ikisi mavi bir tanesi kahverengi olmak uzere uc tane kirlentvari pofuduk yastiklar), yorganim(krem, mavi ve acik kahverengi kareli nevresim takimimla sarili), bilgisayarim ve artik odamda da icmeye basladigim sigaram olmusken, ceren'in gonderdigi davetiyeyi yeniden hatirladim. zira uygun bir zamanda hasir nesir olmak icin kafamin arka koselerinde bir yerlere tikmistim. su an vitaminlerle bezeli bunyem cumle kurmaya pek musait olmasa da, sorumluluk duygusuyla bir kac satir yazayim dedim. onemli olan havuzu doldurup, sonra gunesli gunlerde icinde yuzmek. di mi? ya da buz gibi gunlerde havuza atlayip gunesi hatirlamak. ikisi de kafi!(ve cok degerli)
o zaman ben de bu ani hatirlamak icin yaziyorum.
su an tek hissedebildigim bedenim. buralarin -24luk soguguna gecen gun fena kaptirmisim kendimi. simdi de evden cikamiyorum. her yanim halsizlik. sacma sapan filmler ve dizilerle iki gunu devirdim. insan yataga saplandikca saplaniyor. sanki iyilesmek istemeyen bir hal her yanina yayiliyor. yattikca yatmak istiyorsun, tum hayat yatay perspektife batmis bir cift gozun odanin otesine kayma hezeyanlari. odam ve ben. yatagim ve ben. bazen yatak ve oda. hatta cogu zaman tum oda bedenim, tum yatak da odam oluyor. tabi bir de hayat var iste; tumunu odaya sigdirmaya calistigin, duvarlara baktikca destigin, tavani izledikce icine cektigin. hasta olmasam tum bunlar olmayacakti, hayat algim sasmayacakti! sasti da noldu? aman bosverin, iyi oldu.
yarin iyilesince, yine hayat disarlara tasacak, tavanin yerini gokyuzu alacak, duvarlar sokaklara donusecek, yatay perspektif ayaga kalkacak. ama simdilik bu biraz daha beklesin. cunku yarinki durum hep alisik oldugumuz zaten. o aliskanlik icinde bedenimi coktan unutuyorum. oysa ki su an icersinde bedenim bana kendini zorla dinletiyor. hasta olmasam bu kadar duymayacagim varligini belki. birden -24 derece soguk gibi yuzume carpip varligini hatirlatiyor. kendi icinde bir asiri varolma hali iste. kisa sureli ama keskin, net ve acili. varolmanin baska net bir tanimi var mi zaten? biliyorsaniz soyleyin.
mesela simdi bilinc akisiyle dusunmeye basladim: bedenimi zipkin gibi hissettigim anlar ne zamanlar? (hani hep asirilik hali icersinde erekt oluyor algimiz da kolumuzu, bacagimizi, kafamizi hatirliyoruz)
hastalik bunlardan biri, tamam. baska? aklima geneleri siraliyorum:
denize ilk girdigim anki usume
orgazm oldugum anki titreme
yazin o yapis yapis nemli havasinda kalabalik bir halk otobusundeki vicik viciklik icersinde kurtulmak istedigin tiksinclik
ya da ani bir sekilde merdivendan dusme, kaza yapma
yolda yuruken birisine kut diye carpma..aaa...hahahah...hatta cok guzel temizlenmis ve varligini algilamadigin bir cama carpma(bu bana burada bir binada oldu, hem cami hem de bedenimi fena algiladim. evet, dedim kendi kendime, ben VARim)

ne kadar net ve aniden tanimli anlar ama di mi?

simdi ben bunlari niye yazdim. bir yere gitmiyor. sadece oyle dusunurken parmaklarimdan klavyeye dokuluyor iste. fakat sunu da soyleyeyim: hastasin, bedenini neredeyse tamama yakin hissediyorsun ama aklin ucuyor. ikisini ayni anda yasamak...?? i- ii ..namumkun. boylece klasik akil beden ayrimini da ne guzel yeniden yeniden pisirip onunuze koymus oldum. halbuki bu mudur? degildir. ama hastalik aninda akilla beden barismiyor, en azindan bunu biliyorum. siz de tasdikli halini su okudugunuz cumlelerle zaten bizzat gorusyorsunuz.

ben iste yazdikca yaziyorum. heh ceren, sirf yazan sen olma diye bak iste boyle cumlelerle doldurdum burayi. yazdikca da yazasim geliyor. ama artik iyice hipnoz modeli cumlelere gecmek uzereyken ben biraz susayim, tekrar hastalik hali kucuk sekerlemelerimden birine gomuleyim. siz de bol bol C vitaminli cumleler kurun ki, dermansiz kalbim kanlansin, canlansin

2 Ocak 2008 Çarşamba

ben diyorum ki bırakalım öykü mü olur ne olursa..
zamanla bi forma oturur belki?


uyduruk da olsa tiyatro senaryosu yazmak çok zor işmiş. ben kurgu yapmayalı ne uzun dönem olmuş.
hocaya içimi döküyomuşum gibi hissediyorum kurgusuz yazarken. sanırım burda takılan bişey var.
dinlediğim müzikleri kaynakça olarak senaryonun sonuna eklersem ne yapmaya çalıştığımı anlar belki.

isolée

perşembe günü ankaraya gidiyorum.
ve hala karar veremiyorum ki bu bloğu bir öykümtrakımsılıklar yeri mi yapsak.
yoksa ben şunu yapıyorum bunu yapıyorum bilgilerinin olduğu bir yer olarak mı kalsa.
ilk seçenek bana daha cazip geldi.
bir yandan da içimde (kesinlikle sitemkar olmayarak) buraya bir tek ben yazıcam gibi bir his doğdu.
ne olurdu en azından birkaç ay yazsaydık buraya da sonra ben geçmişe baktığımda okuyacak, tekrar okuyacak şeyler bulsaydım.
sonra dünyanın bir diğer ucundan seslenilebilen bir yer olsaydı burası.
neyse sonuçta evdeyim ve radyo programı hazırlamalıyım, yarın 10 30 da kaydı olabilen bir insanım.
ve bu sebeple buradaki uzun kelamıma bir son veriyorum. vermeden önce de cuma günü fulbright şeysi için ankara dolaylarında olduğumda, bu sefer ankara'dan kaçıp kurtulma hissiyle yanıp tutuşmayayım istiyorum.
ve böyle iç böceklerimi döktükten sonra
2008 güzel olsun diyorum ki dedim.

c.y